gaziantep namaz vakitleri azade27

(http://www.vakitci.com/index.php?id=2492)

.

YOL

Kendine yorma herşeyi ..
Kendi için güzel, iyi …
Zorlamadan mesafeyi,
Yolları sıkmadan yürü !

Hükmü mü var boyun, enin ?
İçten açıksa yelkenin
Yollar içindedir senin …
Yollara çıkmadan yürü !

Hiç kıyılır mı basmağa
Laleye, güle, zambağa …
Öyle hafifle, toprağa
Gölge bırakmadan yürü !

Sormadan Aslı semtini
Doldur ışıkla testini ..
Yen bu güreşte kendini ;
El seni yıkmadan yürü !

Bir şakadır sıcak, soğuk …
Köprü yıkık ve yol bozuk
Olsa da, ey garip çocuk,
Sen - yine - bıkmadan yürü !

Ellere örtü gömleğin ..
Gölge kuşan, güneş giyin ..
Kuytularında isteğin
Şimşeği çakmadan yürü !

Ufka düşen karaltıda
Bir gibidir yapıyla dağ ..
Çevre karanlık olsa da
Lambanı yakmadan yürü !

Uyku ne uykusuzluğa ?
Korku ne korkusuzluğa ?
Artık, alış susuzluğa ;
Artık, acıkmadan yürü !

Söyle : yerin ne Asya’da ?
Kaldı kalıntın ortada ..
Bekleyenin yok arkada ..
Arkana bakmadan yürü !

Yolcu kıyar mı basmağa
Laleye, gülle zambağa ..
Öyle hafifle, toprağa
Gölge bırakmadan yürü !


AZADE27

.

KAN TUTAR

14/04/2009

 

Leblerimle emrine amadedir canim benim
Alda bir buseyle oldür haydi cananim benim
Lal olur birden dilim bilmem neden görsem seni
Görmesem kalmaz kararim dinmez efganim benim
Hasta gönlüm cok zamandir iftirakindan harab
Olmadim bir lahza rahat gecti devranim benim
Mübtelayim bir ümitsiz gizli derdin zehrine
Bu sebepten her gecen gün düstü dermanim benim
Yok teselliden nasibim vermeyin zahmet bana
Etmeyin bunca eziyet azmi hicranim benim
Kan tutar sen her bakista kasdedersen canima
Yaremi sar merhem olda akmasin kanim benim
Arif emre her ne etsen razidir fermanina
Sahibimsin hem efendim hemde sultanim benim
Söz: Arif Emre

AZADE27

.

AZADE27

Daha senden gayrı âşık mı yoktur
Nedir bu telaşın ey deli gönül
Hele düşün devr-i Adem'den beri
Neler gelmiş geçmiş say deli gönül

 

Günde bir yol duman çöker serime
Elim ermez gidem kisb ü kârime
Kendi bildiğine doğrudur deme
Gel iki adama uy deli gönül

 

Şu yalan dünyadan ümidini üz
İnanmazsan bak kitaba yüz be yüz
Hanen mezaristan malın bir top bez
Daha doymadıysan doy deli gönül

 

Baktım iki kişi mezar eşiyor
Gam kasavet geldi boydan aşıyor
Çok yaşayan yüze kadar yaşıyor
Gel de bu rüyayı yoy deli gönül

 

Birgün bindirirler ölüm atına
Yarın iletirler Hakk'ın katına
Topraklar susamış adam etine
Hep ağzını açmış hey deli gönül

 

Mevlâm kanat vermiş uçamıyorsun
Bu nefsin elinden kaçamıyorsun
RUHSATÎ dünyadan geçemiyorsun
Topraklar başına vay deli gönül

.

AZADE27

YAĞMUR

 

Vareden'in adıyla insanlığa inen Nur

Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından

Toprağı kirlerinden arındırır bir yağmur

Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından

Rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayat

En müstesna doğuşa hamiledir kainat

 

Yıllardır boz bulanık suları yudumladım

Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları

Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

 

Hasretin alev alev içime bir an düştü

Değişti hayal köşküm, gözümde viran düştü

Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde

Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü

 

İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi'nin

Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla

Mehtabını düşlerken o mühür sahibinin

Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla

Evlerin anasına dikilir yeşil bayrak

Yeryüzü avaredir, yapayalnız ve kurak

 

Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım

Heyula, bir ağ gibi ördü rüyalarımı

Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım

 

Yağmur, gülşenimize sensiz, baldıran düştü

Düşmanlık içimizde; dostluklar yaban düştü

Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe

Her sayfada talihsiz binlerce kurban düştü

 

Bir güzide mektuptur, çağların ötesinden

Ulaşır intizarın yaldızlı sabahına

Yayılır o en büyük muştu, pazartesinden

Beyazlık dokunmuştur gecenin siyahına

Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin

Sükutu yar, sevinci dualar kadar derin

 

Çaresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım

Bir cezir yaşadım ki, yaşanmamış mazide

Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım

 

Sensiz kaldırımlara nice güzel can düştü

Yarılan göğsümüzden umutlar bican düştü

Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin

En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü

 

Melekler sağnak sağnak gülümser maveradan

Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar

Mutluluk nağmeleri işitirler Hıra'dan

Bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar

Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri

Paramparça, ateşler şahının hayalleri

 

Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım

O mücella çehreni izleseydim ebedi

Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım

 

Sarardı yeşil yaprak; dal koptu; fidan düştü

Baykuşa çifte yalı; bülbüle zindan düştü

Katil sinekler deldi hicabın perdesini

İstiklal boşluğuna arılar nadan düştü

 

Dolaşan ben olsaydım Save'nin damarında

Tablosunu yapardım yıkılan her kulenin

Ebedi aşka giden esrarlı yollarında

Senden bir kıvılcımın, süreyya bir şulenin

Tarasaydım bengisu fışkıran kakülünü

On asırlık ocağın savururdum külünü

 

Bazen kendine aşık deli bir fırtınaydım

Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak

Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım

 

Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü

Mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü

Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara

Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü

 

Badiye yaylasında koklasaydım izini

Kefenimi biçseydi Ebva'da esen rüzgar

Seninle yıkasaydım acılar dehlizini

Ne kaderi suçlamak kalırdı, ne intihar

Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya

Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya

 

Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım

Tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu

Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım

 

Haritanın en beyaz noktasına kan düştü

Kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü

Mahkumlar yargılıyor; hakimler mahkum şimdi

Hakların temeline sanki bir volkan düştü

 

Firakınla kavrulur çölde kum taneleri

Ahuların içinde sevdan akkor gibidir

Erdemin, bereketin doldurur haneleri

Sensiz hayat toprağın sırtında ur gibidir

Şemsiyesi altında yürürsün bulutların

Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların

 

Devlerin esrarını aynalara sorsaydım

Çözülürdü zihnimde buzlanmış düşünceler

Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım

 

Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü

İlkin karardı yollar, sonra heyelan düştü

Güvenilen dağlara kar yağdı birer birer

Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü

 

Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini

Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir

Yıldırımlar parçalar çirkefin gölgesini

Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir

Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından

Alsam, ölümsüzlüğü billur dudaklarından

 

Madeni arzuların ardında seyre daldım

Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini

Senin için görülen bir düş de ben olsaydım

 

Şehirler kabus dolu; köylere duman düştü

Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü

Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayali

 

Hazindir ki, dertleri aşmaya umman düştü

Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır

Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur

Sensiz doğrular eğri, beyaz bile karadır

Sesini duymayanlar girdabında boğulur

Ana rahminde ölür sensizlikten bir cenin

Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin

 

Saatlerin ardında hep kendimi aradım

Bir melal zincirine takıldı parmaklarım

Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım

 

Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü

Sensiz, kıtalar boyu uzayan vatan düştü

Bir kölelik ruhuna mahkum olunca gönül

Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü

 

Ay gibisin; güneşler parlıyor gözlerinde

Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay

Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde

Sümeyra'yı arıyor her damlada bir saray

Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin

Mekanın fırçasında solmayan resim senin

 

Yağmur, bir gün elimi ellerinde bulsaydım

Güzellik şahikası gülümserdi yüzüme

Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım

 

Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü

Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü

İniltiler geliyor doğudan ve batıdan

Sensizlikten bozulan dengeye ziyan düştü

 

Islaklığı sanadır ahımın, efganımın

İçimde hicranınla tutuşuyor nağmeler

Sendendir eskimeyen cevheri efkarımın

Nazarın ok misali karanlıkları deler

Bu değirmen seninle dönüyor; ahenk senin

Renkleri birbirinden ayıran mihenk senin

 

Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım

Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar

Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım

 

Yağmur, sayrılığıma seninle derman düştü

Beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü

Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün

Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü

 

Nefesinle yeniden çizilecek desenler

Çehreler yepyeni bir değişim geçirecek

Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler

Anneler çocuklara hep seni içirecek

Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin

Sana mü'mindir sema; sana muhtaçtır zemin

 

Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım

Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın

Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım

 

Kardeşler arasına heyhat, su-i zan düştü

Zedelendi sağduyu; körleşen iz'an düştü

Şarkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın

İnsanlık bahçemize sensizlik hazan düştü

 

Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım

Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım

Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım

Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım

Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım

Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım

Senin için görülen bir düş de ben olsaydım

Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım

Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım

Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım

Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım

Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın

Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım                                                                     NURULLAH GENÇ

.

kuranı kerim ayet download (http://quran.jalisi.com)       @Z@D€27

.

Bir zamanlar... Zaman yokken bir Küçük Ruh Tanrı’ya “ne olduğumu
biliyorum!” dedi. Tanrı, “Bu müthiş. Neymişsin sen?” dedi. Küçük
Ruh “Ben ilahi ışığım.” diye bağırdı.
Tanrı gülümsedi. “Bu doğru! Sen özünde ilahi ışıksın.” dedi.
Küçük Ruh evrende bulunan bütün ruhların anlamaları gereken şeyi
anladığı için çok mutluydu. Küçük Ruh “Vay be, bu muhteşem.” dedi
Tez zamanda, ışık olduğunu bilmenin yeterli olmadığını düşündü.
Küçük Ruh içinde bir şeylerin kıpırdadığını hissetti. Artık olduğu
şey olmak, Işık olmak istiyordu. Böylece Küçük Ruh Tanrı’nın yanına
döndü (Bu özlerine dönmek isteyen tüm Ruhlar için iyi bir
fikirdir). “Merhaba, Tanrım.  Özümde ilahi ışık olduğumu bildiğime
göre artık Işık olmamda bir sakınca yoktur, öyle değil mi?” dedi.
Ve Tanrı, “Zaten olduğun şeyi mi olmak istiyorsun? dedi.
 “Şey... Ne olduğunu bilmek başka şey, olduğun şey olmaksa bütünüyle
bambaşka birşeydir. Işık olmanın nasıl bir his olduğunu hissetmek
istiyorum” diye yanıtladı Küçük Ruh.
 “Ama sen zaten ışıksın.” diye, gülümseyerek, sözlerini tekrarladı
Tanrı.
 “Evet, ama nasıl bir duygu olduğunu görmek istiyorum!” diye
haykırdı Küçük Ruh. “Peki, sanırım bunu tahmin etmeliydim. Sen hep
maceracı bir Ruhtun” dedi Tanrı ince bir gülümsemeyle. Sonra
Tanrı’nın ifadesi değişti.  “Ama bir sorun var.” dedi. “Nedir?” diye
sordu Küçük Ruh.
 “Şey... Işıktan başka hiçbirşey yok. Anlıyorsun ya ... Işıktan
başka hiçbirşey yaratmadım. Ve Işıktan başka hiçbirşey olmadığı için
kendini Işık olarak hissetmen, tecrübe etmen pek kolay olmayacak.”
 “Anlayamadım.” dedi Küçük Ruh kafası biraz karışmış olarak.
 “Şu şekilde düşün. Sen Güneşteki bir mum ışığı gibisin ve
Güneştesin, tamam mı? Güneşi oluşturan katrilyonlarca mumla
birliktesin. Ve Güneş sensiz  Güneş olmayacak. Mumlarından birisi
eksik bir Güneş olacak. Böyle bir Güneş asla tam bir Güneş sayılmaz.
Çünkü eskisi kadar parlak olamaz. Ve sorun şu: Katrilyonlarca Işığın
arasında nasıl olacak da kendini Işık olarak fark edip ayırt
edeceksin?
 “Şey... Tanrı sensin. Bunu sen bilirsin.” dedi Küçük Ruh sevinçle.
Tanrı bir kez daha gülümsedi. “Ben zaten biliyorum. Sen kendini
Işığın içinde Işık olarak göremediğin için seni karanlıkla
kuşatacağız.
 “Karanlık nedir?” diye sordu Küçük Ruh.
Tanrı yanıtladı, “Senin olmadığın şeydir.”
 “Karanlıktan korkacak mıyım?” diye haykırdı Küçük Ruh.
 “Sadece sen korkmak istersen. Sen korkulacak bir şey olduğuna karar
vermezsen gerçekten de korkulacak hiçbirşey yoktur. Görüyorsun ya...
Tüm bunları uyduruyoruz. Sanki karanlıklar varmış gibi yapıyoruz.”
Kendini daha iyi hissederek bir “oh” çekti Küçük Ruh.
Sonra Tanrı, birşeyi deneyimleyebilmeniz için o şeyin tam zıddının
ortaya çıkacağını açıkladı. “Bu büyük bir hediyedir çünkü bu hediye
olmazsa neyin neye benzediğini bilemezdiniz.” dedi Tanrı.
Soğuk olmasa sıcağı, aşağı olmasa yukarıyı, yavaş olmasa hızlıyı,
sol olmasa sağı, burası olmasa orasını, geçmiş olmasa şimdiyi
bilemezdiniz.
 “Yani, karanlık etrafınızı sardığında yumruğunuzu sallayıp,
sesinizi yükseltip karanlığa lanet okumayın. Öfkelenmeyin,
karanlığın üstüne Işık olun.  Böylece hem kendiniz hem de diğerleri
sizin gerçekte ne olduğunuzu bilecek. Işığınız öyle bir parlasın ki
sizin ne kadar özel olduğunuzu herkes anlasın!” diye buyurdu Tanrı.
 “Yani diğerlerine ne kadar özel olduğumu göstermemin uygun olduğunu
mu söylemek istiyorsun?” diye soru Küçük Ruh.
İnce bir gülümsemeyle, “Tabii ki, bu çok uygundur. Fakat
unutma ‘özel’  ‘daha iyi’ demek değildir. Herkes kendi tarzıyla
özeldir. Ama çoğu bunu unutmuştur. Kendinin özel olduğunu
görebildiğinde diğerleri de kendilerinin özel olduğunu
görebileceklerdir.
Küçük Ruh, dans edip neşeyle sıçrayıp gülerek, “Vay be, dilediğim
kadar özel olabilirim” dedi.
Küçük Ruhla birlikte dans edip sıçrayıp gülen Tanrı, “Evet, buna
şimdi başlayabilirsin. Özelin hangi parçası olmak istiyorsun?” dedi.
 “Anlayamadım. Özelin hangi parçası mı?” diye tekrar etti Küçük Ruh.
 “Işık olmak özel olmaktır ve özel olmanın birçok parçası vardır.
Nazik olmak özeldir. Yumuşak başlı olmak özeldir. Yaratıcı olmak
özeldir. Sabırlı olmak özeldir. Senin aklına  özel olmak için başka
yollar geliyor mu?” dedi Tanrı.
Küçük Ruh bir süre sessizce oturdu. “Özel olmanın bir çok yolunu
düşünebilirim! Yardımsever olmak özeldir. Paylaşımcı olmak özeldir.
Dostane olmak özeldir. Başkalarına karşı düşünceli olmak özeldir.”
diye haykırdı Küçük Ruh.
 “Evet, sen hemen şimdi  bunların tamamı veya özelin seçtiğin
herhangi bir parçası olabilirsin. Işık olmak budur.” diyerek
onayladı Tanrı.
Küçük Ruh büyük bir heyecanla, “Ne olmak istediğimi biliyorum, ne
olmak istediğimi biliyorum! Özelin ‘bağışlayıcılık’ olarak
adlandırılan parçası olmak istiyorum. Bağışlayacı olmak özel değil
midir?” diye seslendi.
Tanrı Küçük Ruh’u temin ederek, “Evet, bu çok özeldir.” dedi.
 “Tamam. Benim olmak istediğim şey bu. Ben bağışlayıcı olmak
istiyorum. Kendimi böyle deneyimlemek istiyorum.” dedi.
 “İyi, ama bilmen gereken bir şey var.” dedi Tanrı.
Küçük Ruh sabırsızlanmaya başlamıştı. Aslında her zaman bir
karışıklık varmış gibi görünüyordu. “Nedir?” diye içini çekti Küçük
Ruh.
 “Bağışlayacak hiç kimse yok.” dedi Tanrı.
Küçük Ruh söylenenlere güçlükle inanarak, “Hiç kimse mi?” dedi.
 “Hiç kimse yok!” diye tekrarladı Tanrı. “Yarattığım herşey
mükemmeldir. Tüm yaratılışta senden daha az mükemmel olan tek bir
ruh yoktur. İstersen etrafına bakın.”
Sonra, büyük bir kalabalığın toplandığını fark etti Küçük Ruh.
Uzaklardan ve her yönden -Evrenin her yerinden- Ruhlar gelmişti.
Küçük Ruh’un Tanrı ile sıradışı bir konuşma yaptığı haberi
yayılmıştı ve herkes konuşulanları duymak istiyordu.
Orada toplanan sayısız Ruha  bakan Küçük Ruh, Tanrı’nın sözlerine
katılmak zorunda kaldı. Hiçbirisi Küçük Ruh’tan  daha az harika,
daha az muhteşem, daha az mükemmel görünmüyordu. Toplanan Ruhlar
öyle harikaydı, Işıkları öyle parlaktı ki Küçük Ruh onlara güçlükle
bakabiliyordu.
 “Şu durumda kimi bağışlayacaksın?” diye sordu Tanrı.
 “Bu hiç kolay olmayacak. Kendimi Bağışlayıcı olarak deneyimlemek
istemiştim. Özelin bu parçasının nasıl olduğunu bilmek
istemiştim.”diye kendi kendine söylendi. Ve Küçük Ruh üzgünlüğün
nasıl bir his olduğunu öğrendi.
Fakat sonra, bir Dostane Ruh kalabalığın önüne çıktı. “Kaygılanma
Küçük Ruh, sana yardım edeceğim.” dedi.
 “Yardım mı? diyerek ışıldadı Küçük Ruh. “Fakat ne yapabilirsin ki?”
 “Sana bağışlayabileceğin birisini bulabilirim!”
 “Bunu yapabilir misin?” diye sordu Küçük Ruh.
 “Tabii ki, bir sonraki yaşamına girerim ve sana bağışlaman için
birşeyler yaparım” dedi şakırcasına.
 “Fakat niçin? Niçin bunu yapasın? Sen tam anlamıyla mükemmel  bir
varlıksın. Öyle bir hızda titreşiyorsun ki parlak ışığından dolayı
sana güçlükle bakabiliyorum. Seni titreşimini bu kadar düşürüp,
parlak ışığını karanlık ve ağır yapmaya iten şey nedir? Öyle
hafifsin ki yıldızların üzerinde dans edebilirsin ve evrende düşünce
hızında seyehat edebilirsin ama sen hangi sebeple benim hayatıma
girmek ve kötü bir şey yapacak kadar ağırlaştırmak istiyorsun?
 “Basit, bunu yaparım çünkü seni seviyorum.” dedi Dostane Ruh
Küçük Ruh bu cevaba şaşmış görünüyordu.
 “Bu kadar şaşırma, sen de aynı şeyi benim için yaptın. Hatırlamıyor
musun?” dedi. “ Sen ve ben çok kereler birlikte dans ettik. Eonlar
boyunca, çağlarca dans ettik. Tüm zamanlarda ve birçok mekanlarda
dans ettik. Sadece hatırlayamıyorsun.”
İkimiz Herşeyin Bütünüydük. Yukarısı ve aşağısıydık, sağı ve
soluyduk, burası ve orasıydık, geçmişi ve şimdisiydik. Erkek ve
dişiydik, iyi ve kötüydük, hem kurbandık hem kurban edendik.
 “Nitekim, sen ve ben, çok kereler biraraya geldik; her birimiz
diğerine Ne olduğumuzu Deneyimlemek ve İfade etmek için tam ve
mükemmel fırsatlar sundu.  Bir sonraki yaşamına gireceğim ve bu
sefer ‘kötü olan’ olacağım. Gerçekten berbat bir şey yapacağım ve
sonra sen Bağışlayıcı olarak kendini deneyimleyebileceksin.” diye
ayrıntıları açıkladı.
Biraz tedirgin olarak “Fakat çok berbat olan ne yapabilirsin ki?”
diye sordu Küçük Ruh. Dostane Ruh göz kırparak, “Bir şeyler
düşünürüz.” dedi. Sonra Dostane Ruh ciddileşti ve kısık bir
sesle, “Aslında bir konuda haklısın.” dedi. “Neymiş o ?” diye
öğrenmek istedi Küçük Ruh. Pek hoş olmayan bu şeyi yapabilmek için
titreşimimi gerçekten düşürmem ve çok ağırlaşmam gerekecek. Kendime
hiç benzemeyen bir şeymişim gibi rol yapacağım. Ve buna karşılık
senden tek bir iyilik isteyeceğim.
 “Her ne istersen, her ne istersen!” diye bağırdı Küçük Ruh. Dans
etmeye ve “Bağışlayabileceğim, bağışlayabileceğim!” diye şarkı
söylemeye başladı. Sonradan Küçük Ruh, Dostane Ruh’un sessiz
kaldığını fark etti. “Sorun nedir? Senin için ne yapabilirim?  Benim
için bunları yapmaya razı olan bir meleksin sen.” dedi.
Tanrı, “Tabii ki bu Dostane Ruh bir melektir!” diye müdahale
etti. “Herkes melektir! Her zaman hatırlayın: Ben meleklerden başka
hiçbir şey göndermedim.” Böylece Küçük Ruh Dostane Ruh’un teklifini
yerine getirmeyi hiçbir şeyi  istemediği kadar çok istedi ve “Senin
için ne yapabilirim?” diye tekrar sordu.
 “Sana vurduğum ve şiddetli darbeler indirdiğimde, hayal
edebileceğin en kötü şeyi sana yaptığımda, işte o anda...” diye
yanıtladı Dostane Ruh. “Evet, evet...” diye sözü böldü Küçük
Ruh. “Benim gerçekte kim olduğumu hatırla.” Dedi Dostane
Ruh. “Hatırlayacağım. Söz veriyorum. Seni her zaman tam şimdi ve
burada gördüğüm gibi hatırlayacağım!” dedi Küçük Ruh. “İyi. Çünkü
rolümü oynamak için çok uğraşacağım, kendimi unutmuş olacağım. Ve
sen beni gerçekte olduğum halimle hatırlamazsan ben de uzunca bir
süre kendimi hatırlayamayabilirim. Ve kim olduğumu unutursam sen de
kim olduğunu bile unutabilirsin. Ve her ikimiz de kayboluruz. Sonra
başka bir Ruh’un gelip bize kim olduğumuzu hatırlatmasına ihtiyaç
duyarız.” dedi Dostane Ruh. “Hayır, buna ihtiyaç duymayacağız! Ben
seni hatırlayacağım. Bana bu hediyeyi -kendimi gerçekte olduğum gibi
deneyimleme fırsatını- bana verdiğin için sana teşekkür edeceğim.”
dedi Küçük Ruh.
Böylece anlaşma yapıldı. Ve Küçük Ruh, çok özel olmanın,  Işık
olmanın Bağışlayıcılığın bir parçası olmanın verdiği heyecanla yeni
bir hayata doğru ilerledi. Küçük Ruh kendini Bağışlayıcılık olarak
deneyimlemek ve bunu mümkün kılan tüm diğer Ruhlara teşekkür
edebilmek için tedirginlikle bekledi. Ve bu yeni yaşamının her
anında, yeni bir Ruh’un sahneye her çıkışında, bu yeni Ruh neşe de
getirse hüzün de getirse – ki özellikle hüzün getirdiğinde- Küçük
Ruh Tanrı’nın şu sözlerini düşündü:
“Her zaman hatırla. Size meleklerden başka hiç bir şey göndermedim.”

.

KAFİYELER

 

Ne diye,

Bu şuna,

Şu, buna,

Kafiye?

Başa taş,

Aşa yaş,

Hey'e ney,

Tuhaf şey!

 

Kafiye

Mantığı,

O mantık!

Hediye

Sandığı,

Bu sandık!

O mantık,

Bu sandık-

ta sandık,

Ve yandık .

Ne yandık!

 

Hendese,

Kümese

Tıkılmak.

Hadise

Kırkayak.

Adese,

Oyuncak.

Vesvese,

Gökbayrak.

Ölümse,

Gel dese;

Tak, tak tak!

Mu-hak-kak!

 

Sorular

Sordular;

Neden çok,

Nasıl yok,

Niçin var?

 

Sanatsız

Papağan,

Neden çok;

Ve atsız

Kahraman,

Niçin yok?

 

Çok ve yok,

Yok ve çok,

Aç ve tok,

Tok ve aç;

Tut ve kaç!

Saklambaç.

 

Neden çok,

Nasıl yok,

Niçin var?

 

Niçin'i

Boğarken

Piçini,

Yatakta

Bastılar,

Şafakta

Astılar.

 

Ve derken:

Nasıl yok

Niçin var?

 

Bir varmış,

Bir yokmuş.

Karamış

Ve kokmuş

Dünyamız.

Rüyamız

Kapkara.

Manzara:

Gebeler

Döşeksiz.

Ebeler

Isteksiz.

Kubbeler

Desteksiz.

Habbeler

Süreksiz.

Türbeler

Meleksiz.

Tövbeler

Gerçeksiz.

Cübbeler

Yüreksiz.

Cezbeler

Şimşeksiz.

Izbeler

Emeksiz.

Heybeler

Ekmeksiz.

 

Kafiye,

Hikâye!

Dava tek:

Ölmemek!

Peygamber!

Ne haber?

Bir batan

Var: Vatan!

Kandil loş,

Ocak boş;

Ve dağ dağ

Elveda!

 

Gitme kal!

Nefes al!

Emir tez,

Bekletmez!

Ve o nur

Bulunur!

İşte iz!

Geliniz!

Toprak post,

Allah dost...

1941

NECİP FAZIL KISAKÜREK  (ALINTI)

.